10 Temmuz 2012 Salı

Hava Durumu

Dandik. (:

Hava Mayıs sonu itibariyle kafayı yedi diye özetleyebilirim. Öyle ki, bir gün -1 dereceye düşen hava ertesi gün 30 dereceye yaklaşabiliyor. Dün tişörtle lay lay gezerken bugün tayt üstüne pijama, benekli pijama üstü ve pembe hırkadan oluşan son derece şık tarzımla evde salınıyorum. ((:

Burada kalışımız Aralık sonuna kadar uzayacak büyük olasılıkla bu arada. Bu şehirden çok sıkılmış olmakla beraber havanın daha dengeli bir hâl almasıyla daha çok şey yapabileceğimizi umuyorum. Göreceğiz. (:

13 Mayıs 2012 Pazar

Sakıncalı kelime: motel

Yolunuz Brezilya'ya düşerse ve konaklamak için nispeten ucuz bir yer arayacak olursanız, sakın ama sakın motel aramayın veya motele gitmeyin. (: Hotel veya pansiyonları tercih edin. Niye mi?

Google yardımıyla bulduğum Motel Coliseu ana sayfasına bakarsanız belki ufak bir fikir edinirsiniz. :P

Motel burada sadece seks amaçlı olarak kullanılıyor. Gidip bizzat tecrübe ettiğimden biliyor değilim. ((: Portekizce kursunda öğretmen bu hataya düşmememiz için uyardı, oradan biliyorum. Genelev değiller. İnsanlar motellere ücret karşılığı birlikte olacakları kişiyle gidiyorlar. Aileleriyle yaşadıkları için evleri müsait olmayan gençler de sevgilileriyle bu tip yerlere gelmeyi tercih ediyorlar. Eşlerine/sevgililerine sadık kalmayan dandik insanların da uğrak yeri olduğuna eminim. (: Hotel ve pansiyonlardan farklı olarak saatlik olarak kiralanıyorlar. Fransız kurs arkadaşımın söylediğine göre odayı kiraladığınızda anahtar, sabun ve prezervatif veriyorlarmış. Tabii Michel bizzat gidip görmemiş, ona da Brezilyalı bir arkadaşı söylemiş-miş. :P

Yani amacı doğrultusunda kullanmaya niyetli değilseniz, saf saf uygun fiyatlı konaklama fırsatı olduğunu düşünerek motele gitmeyin. Özellikle de yanınızda karizmanıza sıkı sıkı sarılmaya ihtiyaç duyduğunuz birisi varsa, aman diyeyim... (: Sonra gezentimiz bizi uyarmadı olmasın. :P

Feliz Dia das Mães!

Feliz Dia das Mães!

Anneler Gününüz Kutlu Olsun! :D

Canım annemin, annem kadar sevdiğim teyzemin, anneannemin, üstümdeki haklarını asla ödeyemeyeceğim Şükranannemin ve Nuranannemin, Nermin annemin, çoktandır anneliğin tadını bilen veya yeni bebek sahibi olmuş taze anne arkadaşlarımın anneler gününü kutlar, evlatlarıyla uzun ve mutlu ömürler geçirmelerini dilerim. (:

Porto Alegre'nin Köpekleri

Edindiğim izlenimlere göre konuşursam, Porto Alegre'de, belki de genel olarak Brezilya'da, köpek sahibi olmak da tıpkı beyaz spor ayakkabı gibi prestij meselesi olarak algılanıyor. Yüksek gelir seviyesine sahip hemen her ailenin illâ en az bir köpeği var anlaşılan. Bu köpekleri süslemeye de bayılıyorlar. Süssüz köpek görmedim gibi bir şey. Hiç bir şey olmasa kafalarında tokaları oluyor. Hatta en son caaanım bir dobermanın karizmasının alnındaki üç parlak taşla yerle bir edildiğine tanık olduğumu da söylersem durumun vahametini anlarsınız sanırım. (:

Her şeyi geçtim de, geçen gün kursa giderken aşağıdaki manzarayla karşılaşmasaydım keşke. Birkaç dakika sonra ise kafasında ve omzunda yarı baygın kedilerle araba araba gezip bu kedileri satmaya çalışan bir adam gördüm. Bana bulaşmasın diye fotoğrafını çekmedim. Aşağıdaki fotoğrafları ise hareket hâlindeki taksinin içindeyken çektiğimden çok net değiller.

Tepeden tırnağa boyalı üç köpek kafeste alıcılarını bekliyor

 

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Sagu com vinho

İlginçtir ki Türkiye dışında dilini konuşabildiğim hiçbir ülkede bu kadar yoğun bir yaşantı sürmemiştim. Gece gündüz çeviri yaptığım, başka şeye vakit bulamadığım haftalar oldu elbette. Ondan bahsetmiyorum. Porto Alegre'deyse devamlı yapmam gereken bir şeyler var, kendimi devamlı koştururken buluyorum. Yanlış anlamayın, zerre şikayetçi değilim. Sadece enteresan buluyorum. Neyse, lafı daha fazla uzatmadan bu koşturmacalar nedeniyle yeterince geciktirmiş olduğum yazıyı yazayım ve Sagu com vinho tarifini vereyim. (:

Benim yaptığım bu kadar süslü olmadı. :P
Bu tatlıdan, aramızdakinin ilk görüşte aşk olduğundan daha önce bahsetmiştim. (: Nasıl yapıldığını öğrenmem şart olmuştu. İlk başta Amerikalı bir arkadaşın yanlış bilgilendirmesinden ötürü tatlının ana malzemesinin işlenmiş pirinç topları olduğunu sanıyordum. Neyse ki "tapioca" konusunda bilgi veren Işıl ve Brazilian Foodie isimli nefis blogu paylaşan Zeynep beni bu hatadan döndürdüler. Kendilerine teşekkürü bir borç biliyorum. ((: 

Sagu, tapyoka, tapioca, artık hangisini tercih ederseniz, manyok kökünden elde edilen nişastaya deniyor. Genel olarak Güney Amerika'dan dünyaya yayılmış bir besin denebilir sanıyorum. Gluten içermiyor ve eser miktarda protein içeriyor. (Wikipedia'dan çevirmeye devam. (:) Bu nişastanın elde edildiği manyok bitkisinin yeşil yapraklı ve kırmızı/mor yapraklı olanları mevcut. Yeşil yapraklı olanlar toksin içeriyor ve bunun giderilmesi için bitkinin işlenmesi gerekiyor. Bu nedenle doğrudan tüketilmesi önerilmiyor. Kırmızı/mor yapraklı manyok ise insan sağlığını daha az tehdit ediyor. Marketten aldığımızda ise bir sorunla karşılaşmasak gerek. (: Ne yazık ki Türkiye'de nereden bulunabileceği konusunda bir fikrim yok. Işıl Uzak Doğu mutfağında tapyokanın çok kullanılmasından ötürü Uzak Doğu marketlerinde bulunabileceğini, ABD'de bulunduğunu söyledi. Bu nedenle Hollanda'da ve Avustralya'da da bulunabileceğini düşünüyorum. Özetle, bildiğiniz bir Uzak Doğu marketi varsa, tapyoka bulma olasılığınız nispeten yüksek. (:


Sagu com vinho (bazen de sagu de vinho olarak geçiyor) ise şaraplı sagu demek. Sagu, bahsettiğim bu tapyoka topları. Vinho ise Portekizce şarap demek. Tarifi internetten buldum ama üstünde biraz oynanarak daha iyi sonuç alınabileceğine inanıyorum. 2 kişi 8 tabak tatlıyı ye ye bitiremeyip sıkıldığımızdan ve ben de artık Brezilya'nın bünyeme kattığı kiloları verme amaçlı uzun soluklu bir rejim macerasına girdiğimden ikinci kez deneme fırsatım olmadı. Şarap ve su miktarı biraz azaltılırsa daha iyi sonuç elde edilebileceğine inansam da şimdilik orijinal tarifi aktarıyorum:

Malzemeler:
  • 1 litre tatlı kırmızı şarap (Bir dahaki denememde sadece bir şişe, yani 750 ml kullanacağım.)
  •  1,5 litre içme suyu (Bunu da 1 litre, belki 1 litreden biraz daha fazla olarak değiştireceğim.)
  • 2 tane karanfil (3 de olabilir ama daha fazlası tatılıyı acılaştırabileceğinden tavsiye edilmiyor.)
  • 1 çubuk tarçın
  • İsteğe bağlı olarak bir çorba kaşığı çok ince rendelenmiş portakal kabuğu
  • 300 gr tapyoka
  • 500 gr toz şeker
  • Daha sonra servis ederken eklemek için krema (tercihe bağlı)

   
Hazırlanışı:
  1.  Suyu ve şarabı bir tencereye boşaltın. Karanfil tanelerini ve çubuk tarçını da ekledikten sonra orta ateşte kaynayana kadar bekleyin. Bu noktada isterseniz portakal kabuğu rendesini de ekleyebilirsiniz.
  2. Karışım kaynadıktan sonra tapyokaları ekleyin. 15 dakika boyunca veya tapyoka taneleri şeffaf hâle gelene kadar kısık ateşte pişirmeye devam edin.*
  3. Karıştırarak yavaş yavaş toz şekeri ekleyin ve şeker tamamen eriyene kadar karıştırmaya devam edin.
  4. Sıcakken tabaklara koyun. Oda sıcaklığında veya soğuk servis edin.
  5. İsterseniz veya şarap seçimi nedeniyle tadı acı gelirse krema ekleyebilirsiniz.
 * Ben bu tatlıyı yaparken tapyokaların şeffaflaşması yarım saat sürdü. Daha sonra ise kıvamını yeterli bulmayarak ve tatlının soğuyunca biraz daha yoğun bir kıvam alacağını hesaba katmayarak yarım saat daha, yani toplamda 1 saat kaynattım. Siz yapmayın... (: Tadı çok lezzetli oldu, o ayrı. :P

Hazırlıklar tamam

Pişiyor

Pişti (:
Süslü olmasa da tadı nefisti (:

Tane konusunda kendime kıyak çektim :D

17 Nisan 2012 Salı

Fırtına ve Elektrik Kesintileri

Geçtiğimiz Cumartesi nispeten ufak ağaçları sökecek kuvvette bir fırtına oldu. Sonrasında elektrikler kesildi. Eve 5 dakika daha geç dönseydik saatlerce asansörde kalmanın dayanılmaz heyecanını yaşayacaktık. (:

Fırtınaaağm, felaketim, hasretiiiğmm :P

Rüzgâra dayanamayan mini ağaç
Fırtınadır, olur geçer, o kısmı mühim değil de... O gün bugündür zırt pırt elektrikler kesilip beni deli ediyor. Üstelik sokağın tamamında da değil, sadece bizim blokta kesiliyor. Ben karanlıkta bön bön dışarıya bakarken diğer apartmanlar ışıl ışıl yanıyor. İşin gıcık tarafı, İstanbul'da yaşarken de durum böyleydi. Herkes normal hayatına devam ederken benim yaşadığım apartmanın da aralarında bulunduğu 8 apartman fırtınalardan sonra günlerce kendine gelemezdi.

Buradan trafomuza öpücük göndermeyi bir borç biliyorum. ((:

16 Nisan 2012 Pazartesi

Xangri-lá - 2. Bölüm

Önceki yazıda gün içinde ikinci bölümü yazacağımı söylemiştim ama elektrikler defalarca kesildiğinden hepten kafayı yememek için kısmen ruh hastası ev kadınlığına bağlayıp evi köşe bucak temizledim. :D Ayrıca The Adventures of Tintin müthişmiş, herkese tavsiye ederim. ((:

video

Hayatımda ilk kez bir plajda bu kadar çok araba gördüm sanırım. Tatilimizin ikinci günü, yani Paskalya ertesi Cumartesi günü, insanlar çocuk çoluklarıyla ve olmazsa olmaz köpekleriyle beraber sahile akın etmişlerdi. (Burada gelir seviyesi yüksek insanlarda dikkatimi çeken beyaz spor ayakkabılar ve köpekler. Brezilyalı arkadaşlara da sorduğumuzda bu tespitimizi doğruladılar.) Konuyla ilgisiz ama burada köpek sahipleri köpeklerini süslemeye bayılıyorlar. En son bir dobermanın altında sıra hâlinde üç tane yıldız gördükten sonra konunun üstünde daha fazla düşünmemeye karar verdim. ((:


Xangri-lá ufak tefek bir tatil beldesi olduğundan gidilecek çok farklı bir yer yoktu. Öğle yemekleri için açık büfe sunan lokantaları, bilumum yazlık ev mobilyacılarını ve inşaat malzemesi dükkânlarını saymazsak tabii. :P

Akşam yemeği için çok enteresan bir şey yapıp pizza yemeye gittik. (: Şaka bir yana, Brezilya'nın pizzaları hakikaten ünlüymüş. Ben bilmiyordum. Meşhur pizzalar daha ziyade São Paulo'da olsalar da bizim yediklerimiz de son derece lezzetliydi. Peynir delisi bir insan olarak altı peynirli pizzaya gömülmemin neticesinde komaya giriyordum az kalsın. (: Bir gün Brezilya'da peynirli pizza denemek isterseniz benim gibi gözünüz dönmesin, dörtte kalın derim. (:


Bu arada bir öğle yemeği sırasında hayatımın aşkıyla tanıştım! Portekizcesi Sagu com vinho (bazı sitelerde Sagu de vinho olarak da geçiyor; özetle şaraplı sagu). Bu tatlı, sagu denen minik nişasta toplarının (tapioca pearls, yani tureng sözlüğe göre tapyoka incileri, ne kadar doğru bilemiyorum) şarapta pişirilmesiyle yapılıyor. Tarifini öğrendim. Başka bir postta yazacağım. (:


Dönüş yolunda araba yine kalabalıktı ve bu sefer tüm yolu arka koltuğu dörtlemiş olarak tamamladık. Enteresan bir şekilde bu sefer yol daha kısa geldi. Sadece 5 dakikalığına yol kenarında mola verip bilumum büyükbaş hayvanın fotoğrafını çektik, o kadar. (:


Netice itibariyle güzel bir geziydi. Geriye de hatıra olarak ilk Havainaslarım kaldı. Kedili, evet. :P


15 Nisan 2012 Pazar

Xangri-lá - 1. Bölüm

Geçtiğimiz Cuma Paskalya tatili olduğundan 3 günlük hafta sonu için ne yapsak diye düşünürken eşimin (kendisinden bundan böyle H. olarak bahsedeceğim) iş arkadaşlarından Jann bizi kendisiyle beraber Xangri-lá gezisine davet etti. Xangri-lá, Porto Alegre'yle aynı eyalette bir tatil beldesi. Brezilyalılar Rio Grande do Sul'un plajlarından, genel olarak sahillerinden pek şikayetçiler. Hiç beğenmiyorlar. Biz de denize girmesek bile en azından kafa dinleriz diye düşünerek gidelim dedik. İyi ki de gitmişiz.

Planımıza göre Jann bir araba ayarlayacaktı ve üçümüz yollara düşecektik. Ama işler umduğumuz gibi gitmedi, tabii ki. (: Bizi kurtaran yine H. ve Jann'in başka bir iş arkadaşları oldu. Caroline ve kocası da aynı hafta sonu gittiğimiz yere yakın başka bir tatil beldesindeki yazlıklarına gidiyorlarmış. Son derece büyük bir incelik göstererek bizi de gideceğimiz yere bırakmayı kabul ettiler. Özellikle Caroline büyük bir fedakârlık gösterdi zira yazlığa giden sırf ikisi değildi. Cüssesi yerinde olan bulldoglarını da beraber götürüyorlardı. ((: Başta arkada dört kişi gittik. :D Ben tabii ortamın en ufak tefek insanı olarak öne kaykılan gariban oldum. Bir süre sonra dizlerim isyan edince Carol ön koltuğa geçip köpeği kucağına aldı. Durumdan ne köpek ne de Carol mutlu olmuştur sanıyorum. (:


Güç belâ vardık pansiyona. Pousada Jomar'ı görmek için çok hevesliydim zira gitmeden internet sitesine bakmıştım ve fotoğrafları çok hoşuma gitmişti. Hayâl kırıklığına uğratmadı. (: Özellikle çocukluğunda yaz tatillerini Mister No eşliğinde geçirmiş olan H. zevkten dört köşe oldu. (Benim yaz tatillerimin favori çizgi romanı Temel Reis'ti. :P) Odalarda kablosuz internet erişimi olmasa da ortak kullanım alanlarları sevimlilikleriyle durumu telafi ettiler. (:


Eşyaları bıraktıktan sonra günü daha fazla kaçırmamak için plaja koştuk doğal olarak. Bu noktada Brezilyalıların ülkenin kuzeyindeki sahillerin kusursuzluğundan burunlarının baya kalkık olduğuna karar verdim. Beğenmedikleri Xangri-lá sahiline ben bayıldım zira.


Sahil iyiydi de deniz biraz ruh hastasıydı yalnız. ((: Yani pek yüzdük denilemez. H. de ben de denizde oynamayı sevdiğimizden haşin dalgalar bizi çok eğlendirdi yine de. Sinsice beni sırtımdan vuran bir dalga yüzünden dizim kuma sürtünerek sürüklenmeseydim daha iyiydi tabii. Dizimdeki yaralar geçmedi daha diyeyim. :/


Geldik benim için tatilin en güzel anlarına. Ben hayatımda böyle güzel bir gün batımı görmedim. Ay ise bambaşka güzeldi, büyüleyiciydi. Tarif edecek kelime bulamıyorum. Fotoğraflarda etkisi tam olarak yansıtılamasa da H. mümkün olduğunca fotoğraflamış bu güzelliği.


Ayın ve gökyüzünün güzelliğinden leylâ olmuş bir şekilde dolandıktan sonra akşam yemeği vakti geldi. Paskalya olduğundan bomboş olan restoranlardan birine geçtik ve ben televizyondaki Brezilya dizisini görünce kendime geldim. ((:

:D

Enteresan bir olay yoktu gördüğünüz üzere

Gün tabii ki her tatil beldesinde olduğu üzere sivrisineklerle sarmaşdolaş uykuya dalarak sonra erdi. :P

Xangri-lá gezisini iki bölüme ayırdım çünkü hem geri kalan fotoğrafları henüz yüklemedim hem de H. The Adventures of Tintin'i izleyelim diye aklımı çeldi. İkinci bölümü de çok geciktirmeden gün içinde yazacağım. (:

Elveda Nacional!

Üşene üşene koca bir haftayı blog yazmadan bitirdim. ): Geçen hafta sonuyla ilgili bir post yazacağım ama öncelikle buraya gelecek, daha doğrusu burada bir süre yaşayacak olanlar için bir uyarı yazayım.

Online alışveriş rüyasından vazgeçin. 2. denememde belki olur diye yine Nacional'in internet sitesinden alışveriş yaptım. Bu sefer de geçen sefer kabul ettikleri kredi kartını kabul etmediler. Bunu da ertesi güne kadar söylememeyi tercih ettiler. Neymiş efendim, ülke bankalarından alınmamış kredi kartı geçmiyormuş. Kendilerine karşı nassssılll sevgi doluyum anlatamam... (:

Asıl derdim su benim aslında. Musluklardan akan su içilebilirmiş ancak küfü anımsatan bir kokusu var suyun. İnsanın midesi bulanıyor içerken. Süpermarketten her gün her gün su taşımak da sıkıcı oluyor takdir edersiniz. (: Neyse ki burada da tıpkı İstanbul'daki gibi sucu kavramının olduğunu öğrendim. Gidip suyun parasını ödeyip eve getirmelerini isteyebiliyor veya telefonla sipariş verebiliyormuşsunuz. Telefonla sipariş konusunda ne kadar başarılı olduğumu anlatmama gerek yok sanırım. ((: Civarda sucu bulursam yüz yüze kendimi daha rahat ifade edebilirim elbette. Şu Portekizce kursum da artık başlasa fena olmayacak.

Özetle: CPF numaranız ve de bu ülkede çıkarılmış bir kredi kartınız yoksa online alışveriş yapmaya kalkmayın. (:

5 Nisan 2012 Perşembe

Mercado Publico, Centro ve Ocupa PoA

Cumartesi günü şu şehrin merkezinde ne varmış ne yokmuş artık görmek istedik zira en hareketli yerin orası olacağını düşünüyorduk. Taksiciye Centro'ya gitmek istediğimizi söyleyince bize "ne yapacaksınız ki orada" dermişçesine baktı dikiz aynasından. Eşim hani restoranlar, cafeler, mağazalar vardır ya demeye çalıştı müthiş Portekizcesi ve el hareketleriyle (kendisi bunu okurken kendimi tuvalete kiliteleyeceğim :D). Adam kafasını salladı. Yolun yarısında bize yine el hareketleriyle merkezdeki restoranların pek iyi olmadığını anlattı ve bizi Mercado Publico'ya (halk pazarı?) götürmeye karar verdi. (: İyi ki de öyle yaptı.

Mercado Publico

Mercado Publico, 03/10/1869'da tek katlı bir yapı olarak halka açılmş. İkinci katıysa çeşitli ofis ve kamu dairelerine ev sahipliği yapmak üzere 1912 yılında eklenmiş. Bina üç yangın, bir de sel atlatmış. 12 Aralık 1979'da ise Porto Alegre Tarihi ve Kültürel Mirası olarak belirlenmiş. Şimdilerde her iki katta da birçok dükkan, restoran ve kafe var.


Binaya adım atınca insanın dikkatini ilk çeken restoranların önündeki uzuuuun kuyruklar ve keskin et kokusu oluyor. Çeşit çeşit baharatçılar, meyve-sebze, kahve, el sanatları dükkanları, olmazsa olmaz mate çayını ve aksesuarlarını satan dükkanlar, peynirciler ve iğne atsan yere düşmeyecek bir kalabalık var. Yani benim için tam bir cennet! (:

Önce fellik fellik neler satıyorlarmış diye her yeri gezdik tabii ki. Meyve görünce gözü dönen biri olarak (geçtiğimiz Cumartesi'den bu yana neredeyse sırf meyveyle beslendim :/) meyve çeşitliliği karşısında kendimi hafif kaybetmiş sayılabilirim. Kendimi tuttum ve bir şey almadım. (Daha sonra salak gibi gittim süpermarketten aldım pazardan tazelerini almak yerine...) Binanın tam ortasındaki yürüyen merdivenlere 10 dakika ulaşamamız ve kesik domuz kafaları karşısında sessiz bir çığlık atmam dışında her şey çok güzeldi. (:

Yorgunluktan pestilimiz çıktıktan sonra ikinci katta bulduğumuz ilk boş masaya oturduk ve gerçek bir turist gibi arka masadakiler ne yiyorsa ondan istedik. ((: Burada yeme-içme genellikle inanılmaz ucuz. Elektronik eşyalar ve giyim ise bir o kadar pahalı. Türkiye'dekinin yaklaşık bir buçuk katı diyebilirim sanırım.


Karnımızı son derece az bir paraya (aynı yemeği Sidney'de yemiş olsak rahat 4 katını vermiştik) muhteşem bir balık ziyafetiyle doyurduktan sonra Tourist Information ofisinin yolunu tuttuk. Elimizdeki haritaya baka baka Catedral Metropolitana'yı bulduk. O başka bir postun konusuydu. Katedralden sonra hemen yakınındaki parkta 80'ler disko müziğinin üstüne grunge dinleyerek kaykay yapan gençleri izledik. ((:


Bu arada bir köşeye kurulmuş Ocupa PoA köşesi dikkatimizden kaçmadı. Sanırım dünyayı saran bu Occupy hareketinin mütevazi bir uzantısıydı bu. Gerçi insan buradaki ufak "hareketin" birkaç hâli vakti yerinde insanın kendilerini tatmine yönelik bir çalışması olduğunu düşünmekten kendini alamıyor. :/


Civardaki sokaklarda biraz daha dolaştıktan sonra iyice yorulduk. Hava da karardığından kendi iyiliğimiz için eve dönmeye karar verdik. Dönmeden şu fıstığı da görmüş olmam süper oldu. ((: