10 Temmuz 2012 Salı

Hava Durumu

Dandik. (:

Hava Mayıs sonu itibariyle kafayı yedi diye özetleyebilirim. Öyle ki, bir gün -1 dereceye düşen hava ertesi gün 30 dereceye yaklaşabiliyor. Dün tişörtle lay lay gezerken bugün tayt üstüne pijama, benekli pijama üstü ve pembe hırkadan oluşan son derece şık tarzımla evde salınıyorum. ((:

Burada kalışımız Aralık sonuna kadar uzayacak büyük olasılıkla bu arada. Bu şehirden çok sıkılmış olmakla beraber havanın daha dengeli bir hâl almasıyla daha çok şey yapabileceğimizi umuyorum. Göreceğiz. (:

13 Mayıs 2012 Pazar

Sakıncalı kelime: motel

Yolunuz Brezilya'ya düşerse ve konaklamak için nispeten ucuz bir yer arayacak olursanız, sakın ama sakın motel aramayın veya motele gitmeyin. (: Hotel veya pansiyonları tercih edin. Niye mi?

Google yardımıyla bulduğum Motel Coliseu ana sayfasına bakarsanız belki ufak bir fikir edinirsiniz. :P

Motel burada sadece seks amaçlı olarak kullanılıyor. Gidip bizzat tecrübe ettiğimden biliyor değilim. ((: Portekizce kursunda öğretmen bu hataya düşmememiz için uyardı, oradan biliyorum. Genelev değiller. İnsanlar motellere ücret karşılığı birlikte olacakları kişiyle gidiyorlar. Aileleriyle yaşadıkları için evleri müsait olmayan gençler de sevgilileriyle bu tip yerlere gelmeyi tercih ediyorlar. Eşlerine/sevgililerine sadık kalmayan dandik insanların da uğrak yeri olduğuna eminim. (: Hotel ve pansiyonlardan farklı olarak saatlik olarak kiralanıyorlar. Fransız kurs arkadaşımın söylediğine göre odayı kiraladığınızda anahtar, sabun ve prezervatif veriyorlarmış. Tabii Michel bizzat gidip görmemiş, ona da Brezilyalı bir arkadaşı söylemiş-miş. :P

Yani amacı doğrultusunda kullanmaya niyetli değilseniz, saf saf uygun fiyatlı konaklama fırsatı olduğunu düşünerek motele gitmeyin. Özellikle de yanınızda karizmanıza sıkı sıkı sarılmaya ihtiyaç duyduğunuz birisi varsa, aman diyeyim... (: Sonra gezentimiz bizi uyarmadı olmasın. :P

Feliz Dia das Mães!

Feliz Dia das Mães!

Anneler Gününüz Kutlu Olsun! :D

Canım annemin, annem kadar sevdiğim teyzemin, anneannemin, üstümdeki haklarını asla ödeyemeyeceğim Şükranannemin ve Nuranannemin, Nermin annemin, çoktandır anneliğin tadını bilen veya yeni bebek sahibi olmuş taze anne arkadaşlarımın anneler gününü kutlar, evlatlarıyla uzun ve mutlu ömürler geçirmelerini dilerim. (:

Porto Alegre'nin Köpekleri

Edindiğim izlenimlere göre konuşursam, Porto Alegre'de, belki de genel olarak Brezilya'da, köpek sahibi olmak da tıpkı beyaz spor ayakkabı gibi prestij meselesi olarak algılanıyor. Yüksek gelir seviyesine sahip hemen her ailenin illâ en az bir köpeği var anlaşılan. Bu köpekleri süslemeye de bayılıyorlar. Süssüz köpek görmedim gibi bir şey. Hiç bir şey olmasa kafalarında tokaları oluyor. Hatta en son caaanım bir dobermanın karizmasının alnındaki üç parlak taşla yerle bir edildiğine tanık olduğumu da söylersem durumun vahametini anlarsınız sanırım. (:

Her şeyi geçtim de, geçen gün kursa giderken aşağıdaki manzarayla karşılaşmasaydım keşke. Birkaç dakika sonra ise kafasında ve omzunda yarı baygın kedilerle araba araba gezip bu kedileri satmaya çalışan bir adam gördüm. Bana bulaşmasın diye fotoğrafını çekmedim. Aşağıdaki fotoğrafları ise hareket hâlindeki taksinin içindeyken çektiğimden çok net değiller.

Tepeden tırnağa boyalı üç köpek kafeste alıcılarını bekliyor

 

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Sagu com vinho

İlginçtir ki Türkiye dışında dilini konuşabildiğim hiçbir ülkede bu kadar yoğun bir yaşantı sürmemiştim. Gece gündüz çeviri yaptığım, başka şeye vakit bulamadığım haftalar oldu elbette. Ondan bahsetmiyorum. Porto Alegre'deyse devamlı yapmam gereken bir şeyler var, kendimi devamlı koştururken buluyorum. Yanlış anlamayın, zerre şikayetçi değilim. Sadece enteresan buluyorum. Neyse, lafı daha fazla uzatmadan bu koşturmacalar nedeniyle yeterince geciktirmiş olduğum yazıyı yazayım ve Sagu com vinho tarifini vereyim. (:

Benim yaptığım bu kadar süslü olmadı. :P
Bu tatlıdan, aramızdakinin ilk görüşte aşk olduğundan daha önce bahsetmiştim. (: Nasıl yapıldığını öğrenmem şart olmuştu. İlk başta Amerikalı bir arkadaşın yanlış bilgilendirmesinden ötürü tatlının ana malzemesinin işlenmiş pirinç topları olduğunu sanıyordum. Neyse ki "tapioca" konusunda bilgi veren Işıl ve Brazilian Foodie isimli nefis blogu paylaşan Zeynep beni bu hatadan döndürdüler. Kendilerine teşekkürü bir borç biliyorum. ((: 

Sagu, tapyoka, tapioca, artık hangisini tercih ederseniz, manyok kökünden elde edilen nişastaya deniyor. Genel olarak Güney Amerika'dan dünyaya yayılmış bir besin denebilir sanıyorum. Gluten içermiyor ve eser miktarda protein içeriyor. (Wikipedia'dan çevirmeye devam. (:) Bu nişastanın elde edildiği manyok bitkisinin yeşil yapraklı ve kırmızı/mor yapraklı olanları mevcut. Yeşil yapraklı olanlar toksin içeriyor ve bunun giderilmesi için bitkinin işlenmesi gerekiyor. Bu nedenle doğrudan tüketilmesi önerilmiyor. Kırmızı/mor yapraklı manyok ise insan sağlığını daha az tehdit ediyor. Marketten aldığımızda ise bir sorunla karşılaşmasak gerek. (: Ne yazık ki Türkiye'de nereden bulunabileceği konusunda bir fikrim yok. Işıl Uzak Doğu mutfağında tapyokanın çok kullanılmasından ötürü Uzak Doğu marketlerinde bulunabileceğini, ABD'de bulunduğunu söyledi. Bu nedenle Hollanda'da ve Avustralya'da da bulunabileceğini düşünüyorum. Özetle, bildiğiniz bir Uzak Doğu marketi varsa, tapyoka bulma olasılığınız nispeten yüksek. (:


Sagu com vinho (bazen de sagu de vinho olarak geçiyor) ise şaraplı sagu demek. Sagu, bahsettiğim bu tapyoka topları. Vinho ise Portekizce şarap demek. Tarifi internetten buldum ama üstünde biraz oynanarak daha iyi sonuç alınabileceğine inanıyorum. 2 kişi 8 tabak tatlıyı ye ye bitiremeyip sıkıldığımızdan ve ben de artık Brezilya'nın bünyeme kattığı kiloları verme amaçlı uzun soluklu bir rejim macerasına girdiğimden ikinci kez deneme fırsatım olmadı. Şarap ve su miktarı biraz azaltılırsa daha iyi sonuç elde edilebileceğine inansam da şimdilik orijinal tarifi aktarıyorum:

Malzemeler:
  • 1 litre tatlı kırmızı şarap (Bir dahaki denememde sadece bir şişe, yani 750 ml kullanacağım.)
  •  1,5 litre içme suyu (Bunu da 1 litre, belki 1 litreden biraz daha fazla olarak değiştireceğim.)
  • 2 tane karanfil (3 de olabilir ama daha fazlası tatılıyı acılaştırabileceğinden tavsiye edilmiyor.)
  • 1 çubuk tarçın
  • İsteğe bağlı olarak bir çorba kaşığı çok ince rendelenmiş portakal kabuğu
  • 300 gr tapyoka
  • 500 gr toz şeker
  • Daha sonra servis ederken eklemek için krema (tercihe bağlı)

   
Hazırlanışı:
  1.  Suyu ve şarabı bir tencereye boşaltın. Karanfil tanelerini ve çubuk tarçını da ekledikten sonra orta ateşte kaynayana kadar bekleyin. Bu noktada isterseniz portakal kabuğu rendesini de ekleyebilirsiniz.
  2. Karışım kaynadıktan sonra tapyokaları ekleyin. 15 dakika boyunca veya tapyoka taneleri şeffaf hâle gelene kadar kısık ateşte pişirmeye devam edin.*
  3. Karıştırarak yavaş yavaş toz şekeri ekleyin ve şeker tamamen eriyene kadar karıştırmaya devam edin.
  4. Sıcakken tabaklara koyun. Oda sıcaklığında veya soğuk servis edin.
  5. İsterseniz veya şarap seçimi nedeniyle tadı acı gelirse krema ekleyebilirsiniz.
 * Ben bu tatlıyı yaparken tapyokaların şeffaflaşması yarım saat sürdü. Daha sonra ise kıvamını yeterli bulmayarak ve tatlının soğuyunca biraz daha yoğun bir kıvam alacağını hesaba katmayarak yarım saat daha, yani toplamda 1 saat kaynattım. Siz yapmayın... (: Tadı çok lezzetli oldu, o ayrı. :P

Hazırlıklar tamam

Pişiyor

Pişti (:
Süslü olmasa da tadı nefisti (:

Tane konusunda kendime kıyak çektim :D

17 Nisan 2012 Salı

Fırtına ve Elektrik Kesintileri

Geçtiğimiz Cumartesi nispeten ufak ağaçları sökecek kuvvette bir fırtına oldu. Sonrasında elektrikler kesildi. Eve 5 dakika daha geç dönseydik saatlerce asansörde kalmanın dayanılmaz heyecanını yaşayacaktık. (:

Fırtınaaağm, felaketim, hasretiiiğmm :P

Rüzgâra dayanamayan mini ağaç
Fırtınadır, olur geçer, o kısmı mühim değil de... O gün bugündür zırt pırt elektrikler kesilip beni deli ediyor. Üstelik sokağın tamamında da değil, sadece bizim blokta kesiliyor. Ben karanlıkta bön bön dışarıya bakarken diğer apartmanlar ışıl ışıl yanıyor. İşin gıcık tarafı, İstanbul'da yaşarken de durum böyleydi. Herkes normal hayatına devam ederken benim yaşadığım apartmanın da aralarında bulunduğu 8 apartman fırtınalardan sonra günlerce kendine gelemezdi.

Buradan trafomuza öpücük göndermeyi bir borç biliyorum. ((:

16 Nisan 2012 Pazartesi

Xangri-lá - 2. Bölüm

Önceki yazıda gün içinde ikinci bölümü yazacağımı söylemiştim ama elektrikler defalarca kesildiğinden hepten kafayı yememek için kısmen ruh hastası ev kadınlığına bağlayıp evi köşe bucak temizledim. :D Ayrıca The Adventures of Tintin müthişmiş, herkese tavsiye ederim. ((:

video

Hayatımda ilk kez bir plajda bu kadar çok araba gördüm sanırım. Tatilimizin ikinci günü, yani Paskalya ertesi Cumartesi günü, insanlar çocuk çoluklarıyla ve olmazsa olmaz köpekleriyle beraber sahile akın etmişlerdi. (Burada gelir seviyesi yüksek insanlarda dikkatimi çeken beyaz spor ayakkabılar ve köpekler. Brezilyalı arkadaşlara da sorduğumuzda bu tespitimizi doğruladılar.) Konuyla ilgisiz ama burada köpek sahipleri köpeklerini süslemeye bayılıyorlar. En son bir dobermanın altında sıra hâlinde üç tane yıldız gördükten sonra konunun üstünde daha fazla düşünmemeye karar verdim. ((:


Xangri-lá ufak tefek bir tatil beldesi olduğundan gidilecek çok farklı bir yer yoktu. Öğle yemekleri için açık büfe sunan lokantaları, bilumum yazlık ev mobilyacılarını ve inşaat malzemesi dükkânlarını saymazsak tabii. :P

Akşam yemeği için çok enteresan bir şey yapıp pizza yemeye gittik. (: Şaka bir yana, Brezilya'nın pizzaları hakikaten ünlüymüş. Ben bilmiyordum. Meşhur pizzalar daha ziyade São Paulo'da olsalar da bizim yediklerimiz de son derece lezzetliydi. Peynir delisi bir insan olarak altı peynirli pizzaya gömülmemin neticesinde komaya giriyordum az kalsın. (: Bir gün Brezilya'da peynirli pizza denemek isterseniz benim gibi gözünüz dönmesin, dörtte kalın derim. (:


Bu arada bir öğle yemeği sırasında hayatımın aşkıyla tanıştım! Portekizcesi Sagu com vinho (bazı sitelerde Sagu de vinho olarak da geçiyor; özetle şaraplı sagu). Bu tatlı, sagu denen minik nişasta toplarının (tapioca pearls, yani tureng sözlüğe göre tapyoka incileri, ne kadar doğru bilemiyorum) şarapta pişirilmesiyle yapılıyor. Tarifini öğrendim. Başka bir postta yazacağım. (:


Dönüş yolunda araba yine kalabalıktı ve bu sefer tüm yolu arka koltuğu dörtlemiş olarak tamamladık. Enteresan bir şekilde bu sefer yol daha kısa geldi. Sadece 5 dakikalığına yol kenarında mola verip bilumum büyükbaş hayvanın fotoğrafını çektik, o kadar. (:


Netice itibariyle güzel bir geziydi. Geriye de hatıra olarak ilk Havainaslarım kaldı. Kedili, evet. :P


15 Nisan 2012 Pazar

Xangri-lá - 1. Bölüm

Geçtiğimiz Cuma Paskalya tatili olduğundan 3 günlük hafta sonu için ne yapsak diye düşünürken eşimin (kendisinden bundan böyle H. olarak bahsedeceğim) iş arkadaşlarından Jann bizi kendisiyle beraber Xangri-lá gezisine davet etti. Xangri-lá, Porto Alegre'yle aynı eyalette bir tatil beldesi. Brezilyalılar Rio Grande do Sul'un plajlarından, genel olarak sahillerinden pek şikayetçiler. Hiç beğenmiyorlar. Biz de denize girmesek bile en azından kafa dinleriz diye düşünerek gidelim dedik. İyi ki de gitmişiz.

Planımıza göre Jann bir araba ayarlayacaktı ve üçümüz yollara düşecektik. Ama işler umduğumuz gibi gitmedi, tabii ki. (: Bizi kurtaran yine H. ve Jann'in başka bir iş arkadaşları oldu. Caroline ve kocası da aynı hafta sonu gittiğimiz yere yakın başka bir tatil beldesindeki yazlıklarına gidiyorlarmış. Son derece büyük bir incelik göstererek bizi de gideceğimiz yere bırakmayı kabul ettiler. Özellikle Caroline büyük bir fedakârlık gösterdi zira yazlığa giden sırf ikisi değildi. Cüssesi yerinde olan bulldoglarını da beraber götürüyorlardı. ((: Başta arkada dört kişi gittik. :D Ben tabii ortamın en ufak tefek insanı olarak öne kaykılan gariban oldum. Bir süre sonra dizlerim isyan edince Carol ön koltuğa geçip köpeği kucağına aldı. Durumdan ne köpek ne de Carol mutlu olmuştur sanıyorum. (:


Güç belâ vardık pansiyona. Pousada Jomar'ı görmek için çok hevesliydim zira gitmeden internet sitesine bakmıştım ve fotoğrafları çok hoşuma gitmişti. Hayâl kırıklığına uğratmadı. (: Özellikle çocukluğunda yaz tatillerini Mister No eşliğinde geçirmiş olan H. zevkten dört köşe oldu. (Benim yaz tatillerimin favori çizgi romanı Temel Reis'ti. :P) Odalarda kablosuz internet erişimi olmasa da ortak kullanım alanlarları sevimlilikleriyle durumu telafi ettiler. (:


Eşyaları bıraktıktan sonra günü daha fazla kaçırmamak için plaja koştuk doğal olarak. Bu noktada Brezilyalıların ülkenin kuzeyindeki sahillerin kusursuzluğundan burunlarının baya kalkık olduğuna karar verdim. Beğenmedikleri Xangri-lá sahiline ben bayıldım zira.


Sahil iyiydi de deniz biraz ruh hastasıydı yalnız. ((: Yani pek yüzdük denilemez. H. de ben de denizde oynamayı sevdiğimizden haşin dalgalar bizi çok eğlendirdi yine de. Sinsice beni sırtımdan vuran bir dalga yüzünden dizim kuma sürtünerek sürüklenmeseydim daha iyiydi tabii. Dizimdeki yaralar geçmedi daha diyeyim. :/


Geldik benim için tatilin en güzel anlarına. Ben hayatımda böyle güzel bir gün batımı görmedim. Ay ise bambaşka güzeldi, büyüleyiciydi. Tarif edecek kelime bulamıyorum. Fotoğraflarda etkisi tam olarak yansıtılamasa da H. mümkün olduğunca fotoğraflamış bu güzelliği.


Ayın ve gökyüzünün güzelliğinden leylâ olmuş bir şekilde dolandıktan sonra akşam yemeği vakti geldi. Paskalya olduğundan bomboş olan restoranlardan birine geçtik ve ben televizyondaki Brezilya dizisini görünce kendime geldim. ((:

:D

Enteresan bir olay yoktu gördüğünüz üzere

Gün tabii ki her tatil beldesinde olduğu üzere sivrisineklerle sarmaşdolaş uykuya dalarak sonra erdi. :P

Xangri-lá gezisini iki bölüme ayırdım çünkü hem geri kalan fotoğrafları henüz yüklemedim hem de H. The Adventures of Tintin'i izleyelim diye aklımı çeldi. İkinci bölümü de çok geciktirmeden gün içinde yazacağım. (:

Elveda Nacional!

Üşene üşene koca bir haftayı blog yazmadan bitirdim. ): Geçen hafta sonuyla ilgili bir post yazacağım ama öncelikle buraya gelecek, daha doğrusu burada bir süre yaşayacak olanlar için bir uyarı yazayım.

Online alışveriş rüyasından vazgeçin. 2. denememde belki olur diye yine Nacional'in internet sitesinden alışveriş yaptım. Bu sefer de geçen sefer kabul ettikleri kredi kartını kabul etmediler. Bunu da ertesi güne kadar söylememeyi tercih ettiler. Neymiş efendim, ülke bankalarından alınmamış kredi kartı geçmiyormuş. Kendilerine karşı nassssılll sevgi doluyum anlatamam... (:

Asıl derdim su benim aslında. Musluklardan akan su içilebilirmiş ancak küfü anımsatan bir kokusu var suyun. İnsanın midesi bulanıyor içerken. Süpermarketten her gün her gün su taşımak da sıkıcı oluyor takdir edersiniz. (: Neyse ki burada da tıpkı İstanbul'daki gibi sucu kavramının olduğunu öğrendim. Gidip suyun parasını ödeyip eve getirmelerini isteyebiliyor veya telefonla sipariş verebiliyormuşsunuz. Telefonla sipariş konusunda ne kadar başarılı olduğumu anlatmama gerek yok sanırım. ((: Civarda sucu bulursam yüz yüze kendimi daha rahat ifade edebilirim elbette. Şu Portekizce kursum da artık başlasa fena olmayacak.

Özetle: CPF numaranız ve de bu ülkede çıkarılmış bir kredi kartınız yoksa online alışveriş yapmaya kalkmayın. (:

5 Nisan 2012 Perşembe

Mercado Publico, Centro ve Ocupa PoA

Cumartesi günü şu şehrin merkezinde ne varmış ne yokmuş artık görmek istedik zira en hareketli yerin orası olacağını düşünüyorduk. Taksiciye Centro'ya gitmek istediğimizi söyleyince bize "ne yapacaksınız ki orada" dermişçesine baktı dikiz aynasından. Eşim hani restoranlar, cafeler, mağazalar vardır ya demeye çalıştı müthiş Portekizcesi ve el hareketleriyle (kendisi bunu okurken kendimi tuvalete kiliteleyeceğim :D). Adam kafasını salladı. Yolun yarısında bize yine el hareketleriyle merkezdeki restoranların pek iyi olmadığını anlattı ve bizi Mercado Publico'ya (halk pazarı?) götürmeye karar verdi. (: İyi ki de öyle yaptı.

Mercado Publico

Mercado Publico, 03/10/1869'da tek katlı bir yapı olarak halka açılmş. İkinci katıysa çeşitli ofis ve kamu dairelerine ev sahipliği yapmak üzere 1912 yılında eklenmiş. Bina üç yangın, bir de sel atlatmış. 12 Aralık 1979'da ise Porto Alegre Tarihi ve Kültürel Mirası olarak belirlenmiş. Şimdilerde her iki katta da birçok dükkan, restoran ve kafe var.


Binaya adım atınca insanın dikkatini ilk çeken restoranların önündeki uzuuuun kuyruklar ve keskin et kokusu oluyor. Çeşit çeşit baharatçılar, meyve-sebze, kahve, el sanatları dükkanları, olmazsa olmaz mate çayını ve aksesuarlarını satan dükkanlar, peynirciler ve iğne atsan yere düşmeyecek bir kalabalık var. Yani benim için tam bir cennet! (:

Önce fellik fellik neler satıyorlarmış diye her yeri gezdik tabii ki. Meyve görünce gözü dönen biri olarak (geçtiğimiz Cumartesi'den bu yana neredeyse sırf meyveyle beslendim :/) meyve çeşitliliği karşısında kendimi hafif kaybetmiş sayılabilirim. Kendimi tuttum ve bir şey almadım. (Daha sonra salak gibi gittim süpermarketten aldım pazardan tazelerini almak yerine...) Binanın tam ortasındaki yürüyen merdivenlere 10 dakika ulaşamamız ve kesik domuz kafaları karşısında sessiz bir çığlık atmam dışında her şey çok güzeldi. (:

Yorgunluktan pestilimiz çıktıktan sonra ikinci katta bulduğumuz ilk boş masaya oturduk ve gerçek bir turist gibi arka masadakiler ne yiyorsa ondan istedik. ((: Burada yeme-içme genellikle inanılmaz ucuz. Elektronik eşyalar ve giyim ise bir o kadar pahalı. Türkiye'dekinin yaklaşık bir buçuk katı diyebilirim sanırım.


Karnımızı son derece az bir paraya (aynı yemeği Sidney'de yemiş olsak rahat 4 katını vermiştik) muhteşem bir balık ziyafetiyle doyurduktan sonra Tourist Information ofisinin yolunu tuttuk. Elimizdeki haritaya baka baka Catedral Metropolitana'yı bulduk. O başka bir postun konusuydu. Katedralden sonra hemen yakınındaki parkta 80'ler disko müziğinin üstüne grunge dinleyerek kaykay yapan gençleri izledik. ((:


Bu arada bir köşeye kurulmuş Ocupa PoA köşesi dikkatimizden kaçmadı. Sanırım dünyayı saran bu Occupy hareketinin mütevazi bir uzantısıydı bu. Gerçi insan buradaki ufak "hareketin" birkaç hâli vakti yerinde insanın kendilerini tatmine yönelik bir çalışması olduğunu düşünmekten kendini alamıyor. :/


Civardaki sokaklarda biraz daha dolaştıktan sonra iyice yorulduk. Hava da karardığından kendi iyiliğimiz için eve dönmeye karar verdik. Dönmeden şu fıstığı da görmüş olmam süper oldu. ((:


Catedral Metropolitana

Yaklaşık yüzde 75'i Katolik olan bir şehirde kocaman bir katedral olmayacak da ne olacak! Catedral Metropolitana hakkında pek fazla bir şey bilmediğim ve araştırdığımda ise bir sürü başpiskopos ve Hıristiyan din adamı ismiyle karşılaşıp ekrana bön bön baktığım için sizi fotoğraflarla baş başa bırakıyorum. (:






Portekizce bilenler için katedralin resmi sitesine buradan ulaşabilir. İngilizce kaynak var mı diyenler için de bir seçenek bulabildim. O da aman aman bilgi veriyor sayılmaz: Roman Catholic Archdiocese of Porto Alegre.

Bu arada Porto Alegre'nin din istatistikleri oldukça enteresan. Başta da dediğim gibi şehrin nüfusunun yaklaşık yüzde 75'i Katolik, yüzde 10'u Protestan, yüzde 8'i ateist (yippiii, o kadar da azınlıkta değiliz burada :P), yüzde 4'ü spiritüalist, geri kalanı da Musevi ve Yehova Şahitleri. Yoğun Katolik varlığı şehrin her yerinde kendini yoğun bir biçimde hissettiriyor. Sırf oturduğumuz civarda dahi 2-3 tane üstünde kocaman İsa resmi olan bina var. Bir tane dini radyo kanalı var, adını aklıma gelince yazarım. Taksilerin dikiz aynalarından tespih yerine haç sarkıyor. Bizde adım başı minik camiler vardır ya. Burada da minik kiliseler var. (: Dindar insanlar kiliselerin oradan arabayla geçerken radyolarının sesini kısmıyorlar da, istavroz çıkarıyorlar. Gibi..

Benimse şimdiye kadar tanıştığım, daha doğrusu sohbet ettiğim herkes ateist çıktı. Şikayetçi olduğumu söyleyemem açıkçası. :P

Online alışveriş hüsranı

Bizim eve en yakın süpermarket 10-15 dakika yürüme mesafesinde olan orta boy bir Zaffari. (: Bendeniz tembel bir insanım ve hemen her gün markete gidip torbalarla geri dönmekten nefret ediyorum. (Kaderin bir cilvesi mi bilemem ama yıllardır da yaşamış olduğum evlerle en yakın marketlerin arası hep aşağı yukarı aynıydı.) Beni sadece birkaç ihtiyaç molasıyla saatlerce yürütseler gıkım çıkmaz ama buradaki kilit nokta poşet taşımak. ((: Hatta tek başıma yaşarken sırf alışveriş yapmamak için aç kaldığımı bilirim. Neyse, diğer seçenekse Bourbon'lardan birine gidip taksiyle dönmek. Bu seçenek benim gözümü çok korkutuyor zira kendimi ellerim kollarım dolu bir şekilde taksi peşinde koşarken, taksiciye dert anlatırken göremiyorum şu an. Daha doğrusu görmek istemiyorum. (:

Önceki postlardan birinde (Süpermarketler) bahsetmiştim. Buradaki iki büyük süpermarketler zincirinden birisi olan Nacional online alışveriş imkânı sunuyor. Henüz Portekizce kursum başlamadığından bütün gün evdeyim. Mükemmel kombinasyon. Pazar akşamı oturdum web sitesinden güzelce alışveriş listesi hazırladım. Birimlere (kilo, tane, 200 gram vs) özellikle dikkat ettim. Bu kısım önemli, o yüzden söylüyorum. (: Her şeyi hallettim, ödemeyi yaptım, teslimat için 2 Nisan 13:00 - 17:00 arası uygundur dedim. Pazartesi günü alışverişe çıkmak yerine itinayla nasıl döt büyüteceğimin hayalini kurmaya başladım... ((:

Pazartesi oldu. Saat 5 oldu, 7 oldu, 9 oldu. Gelen giden yok. Ben Google Translate yardımıyla şikayet formu doldurup gönderdim. Zaten buraya geldiğimden beri Google Translate sayfalarımın screenshot'larını saklasaydım keyifsiz günlerime neşe getirirdim. (: Gece 9:40'ta telefon çaldı. Açtım, birisi konuştu da konuştu. Portekizce bilmediğimi söyledim. Eu não falo português dedim. Yüzüme kapattı telefonu. (((: Andréia'dan bininci kez yardım istemeye utandığım için Facebook'taki Brezilyalı tanıdıklarımın yardımına sığındım. Sadece Lilian yanıt verdi. Benim için ertesi gün süpermarketi arayıp durumu halletti. Kendisine minnettarım. (:

Ertesi gün benim siparişler geldi, geldi gelmesine de... Verdiğim siparişlerin üçte biri geldi, üçte biri hiç gelmedi, kalan üçte bir ise benim istediklerim değil, bambaşka şeylerdi. (: En çarpıcı olanlarından birkaç örnek: 1 patates, 1 soğan, 1 portakal (bunlar kilo değil, adet), 8 paket ekmek, 3 paket hijyenik ped, içeriğini tam anlamadığım bir tür meyve suyu, 5 paket çabuk hazırlanan bir yemek. (((: Gülmekten yarım saat kendime gelemedim. Bunu yazarken yine gülmeye başladım. ((:

Durumu arkadaşlara anlattık. Kimsenin başına daha önce böyle bir şey gelmemiş. Şansımın alnına öpücük kondurdum ben de bu noktada. (: Kendilerinden aldığım cesaretle haftaya yine şansımı deneyeceğim. :P

Berbat çıkmasını bekliyordum ama şaşırtıcı derecede lezzetli bir şeymiş bu. (:



30 Mart 2012 Cuma

Veda partisi

Dün akşamı hafta içi olması nedeniyle her zamanki gibi işi gücü bitirdikten sonra uyuklayarak geçirmeyi bekliyordum. (Siz görmeyeli çok yaşlandım çok! :P) Fakat akşama doğru proje için 6 aylığına San Fransisco'ya gidecek bir arkadaşın veda partisine gideceğimizi öğrendim. Apar topar hazırlanıp yollara döküldük.

 Arabayla 10 dakika mesafede Pool Pub isimli bir mekâna gittik. Eşimin içki almasını beklerken 2 dakika bilardo oynayan insanları izleyeyim diye bir köşeye oturdum. Pek uzun sürmedi. ((: Hemen birisi gelip beni masasına davet etti. Eşim geri döndüğünde ben kalabalık bir masada, Lilian, João ve Soraya ile koyu muhabbet hâlindeydim. :D Şaka maka, şimdiye kadar gittiğim yerleri düşündüğümde en çok buranın insanlarını sevdiğime karar verdim. Belki karar vermek için erkendir ama şimdilik hislerim şahane insanlar oldukları yönünde. (:

Lilian'ın tavsiyesi üzerine "calabresa e mandioquinha frita" yedik. Sosisli patates kızartması yani. :P Daha doğrusu, patates değil de patatese benzeyen başka bir sebzenin kızartması. Mandioquinha. Ne Türkçe ne de İngilizce karşılığını bulabildim. Bilen varsa yorumunu esirgemesin lütfen. (: Çok lezzetliydi. Daha sonra mandioquinha, pirinç ve baldan yapılan bir biranın tadına baktık. Devassa Bem Loura. Devassa sassy bir edayla söyleniyormuş. (: Netice itibariyle birayı da çok sevdim.


Gitmemize yakın San Fransisco'ya gidecek olan arkadaş, Duda, sahne aldı. Çok da başarılı bir performans sergiledi. Ağzımız açık izliyorduk ki kendisinin daha önce barlarda çıktığını öğrendik. (: Bu sırada pistte dans edenlerin sergiledikleri kusursuz figürleri de belirtmeden geçmemem lazım. Aaah ah yani. :P

28 Mart 2012 Çarşamba

Süpermarketler

Porto Alegre'de bildiğim kadarıyla 2 tane süpermarket zinciri var. Zaffari ve Nacional. Zaffari'nin ayrıca Bourbon denilen hipermarket zinciri de bulunuyor. (Nacional'in de varmış galiba ama henüz bilmiyorum.)




Nacional'e gitmedim henüz. Zaffari'de ise çeşit bol, içkiler ise şimdiye kadar gördüklerimin en ucuzu. Hollanda'ya ilk gittiğimde içki fiyatlarına çok şaşırmıştım. Burada çenem şaşkınlıktan yere düştü. :P Sadece biralar değil, her tür alkollü içki. Ehie. :D Bize yiyecek de ucuz denmişti fakat çok çok da ucuz sayılmaz açıkçası.

Bu iki süpermarketten sadece Nacional online alışveriş hizmeti sunuyor (sanırım). Bu benim için çok iyi bir haber zira en yakın süpermarket oldukça uzak ve haliyle arabam yok. Zaten araba kullanmayı bilmiyorum. ((: Tam artık öğreneyim demiştim, buraya yolculuk çıktı bu sefer de. (: Konudan sapmayayım, neyse. Nacional'den online alışveriş yapmak için doğal olarak üyelik gerekiyor. Fakat o da yetmiyor. Üyelik için CPF numarası istiyorlar. CPF, bizdeki vergi kimlik numarası gibi bir şey. Tam kafamı duvarlara vuruyordum ki iyilik meleğim Andréia bana kendi hesabını ödünç verdi. Cici. (:

Parque da Redenção ve Çiftlik Evi

Pazar günü Andréia bizi Parque da Redenção'daki sokak pazarına götürdü. Şimdiden fotoğrafların dandikliği ve azlığı için özür dilerim. Aman iPhone veya fotoğraf makinesi çıkarıp turist olduğunuzu belli etmeyin vs diye bizi onlarca kez korkuttukları için çektiğimiz fotoğrafları da aceleyle çektik. Halbuki hiç de öyle tehlikeli bir ortam değildi. Yani İstanbul'da da kalabalık bir ortama girince insan ceplerine, çantasına falan dikkat etmeli neticede.

Biz. Saç boyası fiyaskosunu görmezden geliniz. :/

Bir anda siyasi parti yürüyüşüne denk geldik. Olay çıkmadı. :P


Ağzındaki yaprağı da enstrüman olarak kullanıyor (:



Pazarda, yani Brique da Redenção'da genellikle biblo, süs eşyası, eski mobilyalar, resimler, heykeller, bebek giysileri gibi eşyalar vardı. Standlarla ilgili detayları görmek için buraya tıklayın. Benim aklım tabii ki minyatürlerin olduğu 100. standda kaldı. :D Merak ediyorsanız: minyatür standı. Bunlar minik banyolar, oturma odaları, mutfaklar vs. İnsanlar bunları ilgili odalara asıyorlarmış. Bir bebek evi, daha doğrusu minyatür mobilya delisi olarak bunları kullanabileceğim çok başka alanlar düşünebiliyorum tabii. (:


Giriş




Bize söylenene göre yerliler çocukları duygu sömürüsü yoluyla ürünlerini satmak için kullanıyorlarmış.

Kalbimin sahipleri :P

Çocukluğa dönüş (:






Yemek (:


Bir de her yerde mate denen çayın içildiği bardaklardan satılıyordu. Her 5 kişiden birinin bir adet termos, bir adet de mate taşıdığını da söylemeden geçmemeliyim. Çok çok enteresan geldi bu bana. Buraya tıklayarak mate çayını ve bardağını ve de gümüş kamışını görebilirsiniz. (:




Biz bakınırken bir anda araba geçidi başladı. Normalde olan bir şey değilmiş. Biz de tadını çıkardık.










Capoeira gösterisine de denk geldik, tam oldu. ((:







---

Gezinirken aldığım tütsülüğe bakınca Andréia tıpkı kendi ailesinin çiftlik evine benzediğini söyledi. Heyecanımı gizleyememiş olmalıyım ki hemen bizi davet etti. Tabii ki atladık. :D




Andréia'nın babası gerçek bir Gaúcho. Gaúcho'ları, tam anlamını vermese de, kovboy olarak düşünebilirsiniz. Uruguaylı Gaúcho'lar gauço, Brezilyalı olanlar ise gauşu şeklinde okunuyor-muş. Bu arada Gaúcho'lar geleneksel kıyafetleriyle geziyorlar. Yani sadece özel günlerde değil, hemen her gün bu kıyafetleri giyiyorlar. Duyduğuma göre çok rahatmış. ((:

Çiftlik evine aşık oldum. Andréia'nın köpeğine, köpeğin kendisini de köpek zanneden arkadaşı keçiye, atlarına da aşık oldum. Ailesi de kendisi gibi güleryüzlü ve misafirperverlerdi. Babası çok esprili bir adam. Çok da sevimli. Bizi hemen bir el kağıt oyunu oynayalım diye bir buçuk saatlik bir oyun için kandırmaya çalıştı ama Andréia engel oldu. Kağıt oyunlarına ne kadar düşkün olduğumu henüz bilmiyor. :D

Andréia ve atı

Andréia'nın babası 8 günlük Caramela'ya Leffe şişesinde süt veriyor. (((:

Biz (:

Caramela ve annesi. Çok güzeller.

Andréia ve köpeği


Hayvanları zapt etmek zor olduğundan, motosikletin arkasına bunu takıp öyle pratik yapıyorlarmış.


Andréia'nın abisi

Andréia'nın annesi sevimli mutfaklarında






Mutfak

Oturma odası

Yatak odası

Kendini köpek sanan keçi (: