17 Nisan 2012 Salı

Fırtına ve Elektrik Kesintileri

Geçtiğimiz Cumartesi nispeten ufak ağaçları sökecek kuvvette bir fırtına oldu. Sonrasında elektrikler kesildi. Eve 5 dakika daha geç dönseydik saatlerce asansörde kalmanın dayanılmaz heyecanını yaşayacaktık. (:

Fırtınaaağm, felaketim, hasretiiiğmm :P

Rüzgâra dayanamayan mini ağaç
Fırtınadır, olur geçer, o kısmı mühim değil de... O gün bugündür zırt pırt elektrikler kesilip beni deli ediyor. Üstelik sokağın tamamında da değil, sadece bizim blokta kesiliyor. Ben karanlıkta bön bön dışarıya bakarken diğer apartmanlar ışıl ışıl yanıyor. İşin gıcık tarafı, İstanbul'da yaşarken de durum böyleydi. Herkes normal hayatına devam ederken benim yaşadığım apartmanın da aralarında bulunduğu 8 apartman fırtınalardan sonra günlerce kendine gelemezdi.

Buradan trafomuza öpücük göndermeyi bir borç biliyorum. ((:

16 Nisan 2012 Pazartesi

Xangri-lá - 2. Bölüm

Önceki yazıda gün içinde ikinci bölümü yazacağımı söylemiştim ama elektrikler defalarca kesildiğinden hepten kafayı yememek için kısmen ruh hastası ev kadınlığına bağlayıp evi köşe bucak temizledim. :D Ayrıca The Adventures of Tintin müthişmiş, herkese tavsiye ederim. ((:

video

Hayatımda ilk kez bir plajda bu kadar çok araba gördüm sanırım. Tatilimizin ikinci günü, yani Paskalya ertesi Cumartesi günü, insanlar çocuk çoluklarıyla ve olmazsa olmaz köpekleriyle beraber sahile akın etmişlerdi. (Burada gelir seviyesi yüksek insanlarda dikkatimi çeken beyaz spor ayakkabılar ve köpekler. Brezilyalı arkadaşlara da sorduğumuzda bu tespitimizi doğruladılar.) Konuyla ilgisiz ama burada köpek sahipleri köpeklerini süslemeye bayılıyorlar. En son bir dobermanın altında sıra hâlinde üç tane yıldız gördükten sonra konunun üstünde daha fazla düşünmemeye karar verdim. ((:


Xangri-lá ufak tefek bir tatil beldesi olduğundan gidilecek çok farklı bir yer yoktu. Öğle yemekleri için açık büfe sunan lokantaları, bilumum yazlık ev mobilyacılarını ve inşaat malzemesi dükkânlarını saymazsak tabii. :P

Akşam yemeği için çok enteresan bir şey yapıp pizza yemeye gittik. (: Şaka bir yana, Brezilya'nın pizzaları hakikaten ünlüymüş. Ben bilmiyordum. Meşhur pizzalar daha ziyade São Paulo'da olsalar da bizim yediklerimiz de son derece lezzetliydi. Peynir delisi bir insan olarak altı peynirli pizzaya gömülmemin neticesinde komaya giriyordum az kalsın. (: Bir gün Brezilya'da peynirli pizza denemek isterseniz benim gibi gözünüz dönmesin, dörtte kalın derim. (:


Bu arada bir öğle yemeği sırasında hayatımın aşkıyla tanıştım! Portekizcesi Sagu com vinho (bazı sitelerde Sagu de vinho olarak da geçiyor; özetle şaraplı sagu). Bu tatlı, sagu denen minik nişasta toplarının (tapioca pearls, yani tureng sözlüğe göre tapyoka incileri, ne kadar doğru bilemiyorum) şarapta pişirilmesiyle yapılıyor. Tarifini öğrendim. Başka bir postta yazacağım. (:


Dönüş yolunda araba yine kalabalıktı ve bu sefer tüm yolu arka koltuğu dörtlemiş olarak tamamladık. Enteresan bir şekilde bu sefer yol daha kısa geldi. Sadece 5 dakikalığına yol kenarında mola verip bilumum büyükbaş hayvanın fotoğrafını çektik, o kadar. (:


Netice itibariyle güzel bir geziydi. Geriye de hatıra olarak ilk Havainaslarım kaldı. Kedili, evet. :P


15 Nisan 2012 Pazar

Xangri-lá - 1. Bölüm

Geçtiğimiz Cuma Paskalya tatili olduğundan 3 günlük hafta sonu için ne yapsak diye düşünürken eşimin (kendisinden bundan böyle H. olarak bahsedeceğim) iş arkadaşlarından Jann bizi kendisiyle beraber Xangri-lá gezisine davet etti. Xangri-lá, Porto Alegre'yle aynı eyalette bir tatil beldesi. Brezilyalılar Rio Grande do Sul'un plajlarından, genel olarak sahillerinden pek şikayetçiler. Hiç beğenmiyorlar. Biz de denize girmesek bile en azından kafa dinleriz diye düşünerek gidelim dedik. İyi ki de gitmişiz.

Planımıza göre Jann bir araba ayarlayacaktı ve üçümüz yollara düşecektik. Ama işler umduğumuz gibi gitmedi, tabii ki. (: Bizi kurtaran yine H. ve Jann'in başka bir iş arkadaşları oldu. Caroline ve kocası da aynı hafta sonu gittiğimiz yere yakın başka bir tatil beldesindeki yazlıklarına gidiyorlarmış. Son derece büyük bir incelik göstererek bizi de gideceğimiz yere bırakmayı kabul ettiler. Özellikle Caroline büyük bir fedakârlık gösterdi zira yazlığa giden sırf ikisi değildi. Cüssesi yerinde olan bulldoglarını da beraber götürüyorlardı. ((: Başta arkada dört kişi gittik. :D Ben tabii ortamın en ufak tefek insanı olarak öne kaykılan gariban oldum. Bir süre sonra dizlerim isyan edince Carol ön koltuğa geçip köpeği kucağına aldı. Durumdan ne köpek ne de Carol mutlu olmuştur sanıyorum. (:


Güç belâ vardık pansiyona. Pousada Jomar'ı görmek için çok hevesliydim zira gitmeden internet sitesine bakmıştım ve fotoğrafları çok hoşuma gitmişti. Hayâl kırıklığına uğratmadı. (: Özellikle çocukluğunda yaz tatillerini Mister No eşliğinde geçirmiş olan H. zevkten dört köşe oldu. (Benim yaz tatillerimin favori çizgi romanı Temel Reis'ti. :P) Odalarda kablosuz internet erişimi olmasa da ortak kullanım alanlarları sevimlilikleriyle durumu telafi ettiler. (:


Eşyaları bıraktıktan sonra günü daha fazla kaçırmamak için plaja koştuk doğal olarak. Bu noktada Brezilyalıların ülkenin kuzeyindeki sahillerin kusursuzluğundan burunlarının baya kalkık olduğuna karar verdim. Beğenmedikleri Xangri-lá sahiline ben bayıldım zira.


Sahil iyiydi de deniz biraz ruh hastasıydı yalnız. ((: Yani pek yüzdük denilemez. H. de ben de denizde oynamayı sevdiğimizden haşin dalgalar bizi çok eğlendirdi yine de. Sinsice beni sırtımdan vuran bir dalga yüzünden dizim kuma sürtünerek sürüklenmeseydim daha iyiydi tabii. Dizimdeki yaralar geçmedi daha diyeyim. :/


Geldik benim için tatilin en güzel anlarına. Ben hayatımda böyle güzel bir gün batımı görmedim. Ay ise bambaşka güzeldi, büyüleyiciydi. Tarif edecek kelime bulamıyorum. Fotoğraflarda etkisi tam olarak yansıtılamasa da H. mümkün olduğunca fotoğraflamış bu güzelliği.


Ayın ve gökyüzünün güzelliğinden leylâ olmuş bir şekilde dolandıktan sonra akşam yemeği vakti geldi. Paskalya olduğundan bomboş olan restoranlardan birine geçtik ve ben televizyondaki Brezilya dizisini görünce kendime geldim. ((:

:D

Enteresan bir olay yoktu gördüğünüz üzere

Gün tabii ki her tatil beldesinde olduğu üzere sivrisineklerle sarmaşdolaş uykuya dalarak sonra erdi. :P

Xangri-lá gezisini iki bölüme ayırdım çünkü hem geri kalan fotoğrafları henüz yüklemedim hem de H. The Adventures of Tintin'i izleyelim diye aklımı çeldi. İkinci bölümü de çok geciktirmeden gün içinde yazacağım. (:

Elveda Nacional!

Üşene üşene koca bir haftayı blog yazmadan bitirdim. ): Geçen hafta sonuyla ilgili bir post yazacağım ama öncelikle buraya gelecek, daha doğrusu burada bir süre yaşayacak olanlar için bir uyarı yazayım.

Online alışveriş rüyasından vazgeçin. 2. denememde belki olur diye yine Nacional'in internet sitesinden alışveriş yaptım. Bu sefer de geçen sefer kabul ettikleri kredi kartını kabul etmediler. Bunu da ertesi güne kadar söylememeyi tercih ettiler. Neymiş efendim, ülke bankalarından alınmamış kredi kartı geçmiyormuş. Kendilerine karşı nassssılll sevgi doluyum anlatamam... (:

Asıl derdim su benim aslında. Musluklardan akan su içilebilirmiş ancak küfü anımsatan bir kokusu var suyun. İnsanın midesi bulanıyor içerken. Süpermarketten her gün her gün su taşımak da sıkıcı oluyor takdir edersiniz. (: Neyse ki burada da tıpkı İstanbul'daki gibi sucu kavramının olduğunu öğrendim. Gidip suyun parasını ödeyip eve getirmelerini isteyebiliyor veya telefonla sipariş verebiliyormuşsunuz. Telefonla sipariş konusunda ne kadar başarılı olduğumu anlatmama gerek yok sanırım. ((: Civarda sucu bulursam yüz yüze kendimi daha rahat ifade edebilirim elbette. Şu Portekizce kursum da artık başlasa fena olmayacak.

Özetle: CPF numaranız ve de bu ülkede çıkarılmış bir kredi kartınız yoksa online alışveriş yapmaya kalkmayın. (:

5 Nisan 2012 Perşembe

Mercado Publico, Centro ve Ocupa PoA

Cumartesi günü şu şehrin merkezinde ne varmış ne yokmuş artık görmek istedik zira en hareketli yerin orası olacağını düşünüyorduk. Taksiciye Centro'ya gitmek istediğimizi söyleyince bize "ne yapacaksınız ki orada" dermişçesine baktı dikiz aynasından. Eşim hani restoranlar, cafeler, mağazalar vardır ya demeye çalıştı müthiş Portekizcesi ve el hareketleriyle (kendisi bunu okurken kendimi tuvalete kiliteleyeceğim :D). Adam kafasını salladı. Yolun yarısında bize yine el hareketleriyle merkezdeki restoranların pek iyi olmadığını anlattı ve bizi Mercado Publico'ya (halk pazarı?) götürmeye karar verdi. (: İyi ki de öyle yaptı.

Mercado Publico

Mercado Publico, 03/10/1869'da tek katlı bir yapı olarak halka açılmş. İkinci katıysa çeşitli ofis ve kamu dairelerine ev sahipliği yapmak üzere 1912 yılında eklenmiş. Bina üç yangın, bir de sel atlatmış. 12 Aralık 1979'da ise Porto Alegre Tarihi ve Kültürel Mirası olarak belirlenmiş. Şimdilerde her iki katta da birçok dükkan, restoran ve kafe var.


Binaya adım atınca insanın dikkatini ilk çeken restoranların önündeki uzuuuun kuyruklar ve keskin et kokusu oluyor. Çeşit çeşit baharatçılar, meyve-sebze, kahve, el sanatları dükkanları, olmazsa olmaz mate çayını ve aksesuarlarını satan dükkanlar, peynirciler ve iğne atsan yere düşmeyecek bir kalabalık var. Yani benim için tam bir cennet! (:

Önce fellik fellik neler satıyorlarmış diye her yeri gezdik tabii ki. Meyve görünce gözü dönen biri olarak (geçtiğimiz Cumartesi'den bu yana neredeyse sırf meyveyle beslendim :/) meyve çeşitliliği karşısında kendimi hafif kaybetmiş sayılabilirim. Kendimi tuttum ve bir şey almadım. (Daha sonra salak gibi gittim süpermarketten aldım pazardan tazelerini almak yerine...) Binanın tam ortasındaki yürüyen merdivenlere 10 dakika ulaşamamız ve kesik domuz kafaları karşısında sessiz bir çığlık atmam dışında her şey çok güzeldi. (:

Yorgunluktan pestilimiz çıktıktan sonra ikinci katta bulduğumuz ilk boş masaya oturduk ve gerçek bir turist gibi arka masadakiler ne yiyorsa ondan istedik. ((: Burada yeme-içme genellikle inanılmaz ucuz. Elektronik eşyalar ve giyim ise bir o kadar pahalı. Türkiye'dekinin yaklaşık bir buçuk katı diyebilirim sanırım.


Karnımızı son derece az bir paraya (aynı yemeği Sidney'de yemiş olsak rahat 4 katını vermiştik) muhteşem bir balık ziyafetiyle doyurduktan sonra Tourist Information ofisinin yolunu tuttuk. Elimizdeki haritaya baka baka Catedral Metropolitana'yı bulduk. O başka bir postun konusuydu. Katedralden sonra hemen yakınındaki parkta 80'ler disko müziğinin üstüne grunge dinleyerek kaykay yapan gençleri izledik. ((:


Bu arada bir köşeye kurulmuş Ocupa PoA köşesi dikkatimizden kaçmadı. Sanırım dünyayı saran bu Occupy hareketinin mütevazi bir uzantısıydı bu. Gerçi insan buradaki ufak "hareketin" birkaç hâli vakti yerinde insanın kendilerini tatmine yönelik bir çalışması olduğunu düşünmekten kendini alamıyor. :/


Civardaki sokaklarda biraz daha dolaştıktan sonra iyice yorulduk. Hava da karardığından kendi iyiliğimiz için eve dönmeye karar verdik. Dönmeden şu fıstığı da görmüş olmam süper oldu. ((:


Catedral Metropolitana

Yaklaşık yüzde 75'i Katolik olan bir şehirde kocaman bir katedral olmayacak da ne olacak! Catedral Metropolitana hakkında pek fazla bir şey bilmediğim ve araştırdığımda ise bir sürü başpiskopos ve Hıristiyan din adamı ismiyle karşılaşıp ekrana bön bön baktığım için sizi fotoğraflarla baş başa bırakıyorum. (:






Portekizce bilenler için katedralin resmi sitesine buradan ulaşabilir. İngilizce kaynak var mı diyenler için de bir seçenek bulabildim. O da aman aman bilgi veriyor sayılmaz: Roman Catholic Archdiocese of Porto Alegre.

Bu arada Porto Alegre'nin din istatistikleri oldukça enteresan. Başta da dediğim gibi şehrin nüfusunun yaklaşık yüzde 75'i Katolik, yüzde 10'u Protestan, yüzde 8'i ateist (yippiii, o kadar da azınlıkta değiliz burada :P), yüzde 4'ü spiritüalist, geri kalanı da Musevi ve Yehova Şahitleri. Yoğun Katolik varlığı şehrin her yerinde kendini yoğun bir biçimde hissettiriyor. Sırf oturduğumuz civarda dahi 2-3 tane üstünde kocaman İsa resmi olan bina var. Bir tane dini radyo kanalı var, adını aklıma gelince yazarım. Taksilerin dikiz aynalarından tespih yerine haç sarkıyor. Bizde adım başı minik camiler vardır ya. Burada da minik kiliseler var. (: Dindar insanlar kiliselerin oradan arabayla geçerken radyolarının sesini kısmıyorlar da, istavroz çıkarıyorlar. Gibi..

Benimse şimdiye kadar tanıştığım, daha doğrusu sohbet ettiğim herkes ateist çıktı. Şikayetçi olduğumu söyleyemem açıkçası. :P

Online alışveriş hüsranı

Bizim eve en yakın süpermarket 10-15 dakika yürüme mesafesinde olan orta boy bir Zaffari. (: Bendeniz tembel bir insanım ve hemen her gün markete gidip torbalarla geri dönmekten nefret ediyorum. (Kaderin bir cilvesi mi bilemem ama yıllardır da yaşamış olduğum evlerle en yakın marketlerin arası hep aşağı yukarı aynıydı.) Beni sadece birkaç ihtiyaç molasıyla saatlerce yürütseler gıkım çıkmaz ama buradaki kilit nokta poşet taşımak. ((: Hatta tek başıma yaşarken sırf alışveriş yapmamak için aç kaldığımı bilirim. Neyse, diğer seçenekse Bourbon'lardan birine gidip taksiyle dönmek. Bu seçenek benim gözümü çok korkutuyor zira kendimi ellerim kollarım dolu bir şekilde taksi peşinde koşarken, taksiciye dert anlatırken göremiyorum şu an. Daha doğrusu görmek istemiyorum. (:

Önceki postlardan birinde (Süpermarketler) bahsetmiştim. Buradaki iki büyük süpermarketler zincirinden birisi olan Nacional online alışveriş imkânı sunuyor. Henüz Portekizce kursum başlamadığından bütün gün evdeyim. Mükemmel kombinasyon. Pazar akşamı oturdum web sitesinden güzelce alışveriş listesi hazırladım. Birimlere (kilo, tane, 200 gram vs) özellikle dikkat ettim. Bu kısım önemli, o yüzden söylüyorum. (: Her şeyi hallettim, ödemeyi yaptım, teslimat için 2 Nisan 13:00 - 17:00 arası uygundur dedim. Pazartesi günü alışverişe çıkmak yerine itinayla nasıl döt büyüteceğimin hayalini kurmaya başladım... ((:

Pazartesi oldu. Saat 5 oldu, 7 oldu, 9 oldu. Gelen giden yok. Ben Google Translate yardımıyla şikayet formu doldurup gönderdim. Zaten buraya geldiğimden beri Google Translate sayfalarımın screenshot'larını saklasaydım keyifsiz günlerime neşe getirirdim. (: Gece 9:40'ta telefon çaldı. Açtım, birisi konuştu da konuştu. Portekizce bilmediğimi söyledim. Eu não falo português dedim. Yüzüme kapattı telefonu. (((: Andréia'dan bininci kez yardım istemeye utandığım için Facebook'taki Brezilyalı tanıdıklarımın yardımına sığındım. Sadece Lilian yanıt verdi. Benim için ertesi gün süpermarketi arayıp durumu halletti. Kendisine minnettarım. (:

Ertesi gün benim siparişler geldi, geldi gelmesine de... Verdiğim siparişlerin üçte biri geldi, üçte biri hiç gelmedi, kalan üçte bir ise benim istediklerim değil, bambaşka şeylerdi. (: En çarpıcı olanlarından birkaç örnek: 1 patates, 1 soğan, 1 portakal (bunlar kilo değil, adet), 8 paket ekmek, 3 paket hijyenik ped, içeriğini tam anlamadığım bir tür meyve suyu, 5 paket çabuk hazırlanan bir yemek. (((: Gülmekten yarım saat kendime gelemedim. Bunu yazarken yine gülmeye başladım. ((:

Durumu arkadaşlara anlattık. Kimsenin başına daha önce böyle bir şey gelmemiş. Şansımın alnına öpücük kondurdum ben de bu noktada. (: Kendilerinden aldığım cesaretle haftaya yine şansımı deneyeceğim. :P

Berbat çıkmasını bekliyordum ama şaşırtıcı derecede lezzetli bir şeymiş bu. (: